Bugün 15 Temmuz'un üzerinden tam on yıl geçti.
Aradan geçen zaman, duyguların yerini muhasebeye bıraktı. Bugün artık yaşananları sadece o gecenin sıcaklığıyla değil, tarihin ve hakikatin terazisiyle değerlendirebiliyoruz.
Son yıllarda dikkatimi çeken bir durum var. FETÖ'nün ihanetinin ardından örgütün çöküşüyle hesap vermek zorunda kalan bazı çevreler, yaşadıklarını Hz. Yusuf kıssası üzerinden okumaya çalışıyor. Kendilerini "kuyuya atılan Yusuf" olarak göstermeye gayret ediyorlar.
Oysa burada çok önemli bir ayrımı yapmak gerekir.
Her kuyuya düşeni Yusuf sanmayın. Çünkü kendi kazdığı kuyuya düşen de vardır.
Hz. Yusuf kuyuya masum olduğu için atıldı. Onun suçu doğruluktu, iffetti, emanetti. Kardeşlerinin kıskançlığı onu kuyuya attı. O ise kuyuyu kendisi kazmadı.
FETÖ ise yıllarca devletin en mahrem kurumlarına sızdı. Soruları çaldı, insanların hakkını yedi, takiyeyi yöntem, ihaneti strateji haline getirdi. Hukuku, emniyeti, yargıyı ve bürokrasiyi kendi örgütsel hedefleri için kullanmaya çalıştı. Ve nihayet 15 Temmuz gecesi bu millete silah doğrulttu.
Tanklar sokaklara çıktı.
Savaş uçakları Gazi Meclis'i bombaladı.
Özel Harekat Başkanlığı hedef alındı.
251 insan şehit edildi, binlerce insan yaralandı.
Böyle bir ihanetin ardından örgütün dağılması, mensuplarının yaptıklarının hesabını vermesi, "Yusuf'un kuyusu" değildir.
Bu, yıllarca başkaları için kazılan kuyunun sonunda onu kazanları içine çekmesidir.
Çünkü ilahi adaletin değişmeyen sünnetlerinden biri şudur. İnsan bazen başkası için kurduğu tuzağın içinde kendisi kalır.
Ancak tam burada bir parantez açmak da vicdanın ve adaletin gereğidir.
Büyük fitneler sadece suçluları yakmaz. Bazen masumlar da aynı ateşin içinde kalır. Kur'an'ın haber verdiği gibi öyle fitneler vardır ki sadece zalimlere isabet etmekle kalmaz, etkisi bütün toplumu kuşatır. Allah'ın sünneti böyledir.
Bir orman yandığında yalnızca kuru ağaçlar yanmaz. Yaş ağaçlar da yanar. Kuşlar da yanar, börtü böcek de... Ateş, önüne çıkan herkesi etkiler.
Toplumsal kırılmalar da böyledir.
15 Temmuz sonrasında da hiç kuşkusuz suça bulaşmamış, örgütün ihanetine ortak olmamış, aldatılmış veya herhangi bir fiili suç işlemediği halde bu büyük sarsıntının içinde mağduriyet yaşamış insanlar olmuştur. Bunu yok saymak adalet duygusuna da, İslam'ın hakkaniyet ölçüsüne de uygun değildir.
Çünkü suç şahsidir. Herkes ancak kendi yaptığından sorumludur.
Gerçekten masum olanlar için bu yaşananlar ağır bir imtihandır. Mümin bilir ki bazen Allah kullarını sadece nimetle değil, musibetle de sınar. Böyle zamanlarda yapılacak şey öfkeye teslim olmak değil, sabra sarılmak, duayı çoğaltmak ve mutlak adaletin sahibi olan Allah'a güvenmektir. Çünkü insanların hükmünün eksik kaldığı yerde Allah'ın hükmü eksik kalmaz. Hiçbir hak O'nun katında kaybolmaz, hiçbir mazlum karşılıksız bırakılmaz.
Fakat bütün bunlar, örgütün ihanetini bir mağduriyet hikayesine dönüştürme çabasını haklı çıkarmaz.
Yusuf olmak başka bir şeydir.
Kendi kazdığı kuyuya düşmek bambaşka bir şeydir.
15 Temmuz, sadece bir darbe girişiminin bastırıldığı tarih değildir. Aynı zamanda ihanet üzerine kurulmuş bir yapının, kendi kurduğu düzenin altında kalışının tarihidir.
Bugün, aradan geçen on yılın ardından hala aynı hakikati hatırlamaya ihtiyacımız var.
Her kuyuya düşeni Yusuf sanmayın. Çünkü Yusuf'un kuyusu masumiyetin kuyusudur. İhanetle, hileyle ve zulümle kazılan kuyular ise er ya da geç sahiplerini içine çeker. Bununla birlikte büyük fitnelerin içinde imtihan edilen masumların varlığını da inkar etmemek gerekir. Zira adalet, suçluyu mahkum ederken masumu da gözetebilmektir. İşte hem hukuk hem vicdan hem de Kur'an bize bu dengeyi öğretir.


