Kimileri onu Büyük Hüseyin diye bilirdi. Kimileri Hüseyin Ağca derdi. Çoğu ise "Deli Hüseyin" diye seslenirdi. Bu şehir onu o isimle tanıdı. Ben ise o lakabın ötesindeki insanı görmeye çalıştım.
Benim tanıdığım Hüseyin; neşeli, konuşkan, insan canlısıydı. Kimseye zararı dokunmazdı. Birini gördüğünde selam vermeden geçmez, iki çift laf etmeden yoluna devam etmezdi. Onunla karşılaşınca insan, eski mahalle kültürünün hâlâ tamamen kaybolmadığını hissederdi.
Akşam saatleri yaklaşınca yolu çoğu zaman gazete matbaalarına düşerdi.
Matbaalar onun için yalnızca gazetelerin basıldığı yerler değildi. Orası dostlarını gördüğü, çayını içtiği, sohbet ettiği, kendini ait hissettiği bir ortamdı. Mürekkep kokusu, çalışan makinelerin sesi, gece mesaisinin telaşı… Bunların hepsi onun hayatının doğal bir parçası olmuştu.
Matbaalarda birçok dostu vardı.
İçlerinde Levent Usta'nın yeri ise bambaşkaydı. Hüseyin matbaaya geldiğinde çoğu zaman ilk onun yanına uğrar, sohbetleri uzayıp giderdi. Dışarıdan bakınca insan şunu hissederdi: Hüseyin oraya gelen bir misafir değildi; o ortamın insanlarından biriydi. Levent Usta'nın ona gösterdiği sıcaklık da bunu doğrulardı.
Sonra hayat değişti.
İnternet yaygınlaştı.
Yazılı basın eski hareketliliğini kaybetti.
Bir zamanlar geceleri ışıkları sabaha kadar yanan matbaalar sessizleşmeye başladı. Gazete kokusunun yerini ekranların soğuk ışığı aldı. Hüseyin'in yıllarca uğradığı kapılar da fark edilmeden birer birer kapandı.
Ardından 6 Şubat depremleri geldi.
O büyük felaket sadece binaları yıkmadı. Şehrin alışkanlıklarını, buluşma noktalarını, dostluk mekânlarını da dağıttı. Gazete büroları, matbaalar, çay ocakları... Bir şehri şehir yapan nice küçük adres bir anda yok oldu.
Belki çoğumuz bunu hiç düşünmedik.
Ama Hüseyin gibi insanlar için şehir; beton binalardan çok, insanların bulunduğu yerlerden ibaretti.
İnsanlar dağıldıkça, onun dünyası da küçüldü.
Hüseyin hakkında yıllarca farklı hikâyeler anlatıldı. Gençliğinde büyük bir aşka tutulduğu, sevdiği kıza kavuşamadığı söylenirdi. Bunun doğru olup olmadığını bilmiyorum. Belki öyleydi, belki de şehir zamanla ona kendi hikâyesini yazdı. Bazı insanlar yaşarken efsaneye dönüşür. Hüseyin de onlardan biriydi.
Bugün geriye dönüp baktığımda şunu daha iyi anlıyorum.
Biz sadece Deli Hüseyin'i kaybetmedik.
Eski Malatya'nın biraz daha eksildiğine şahit olduk.
Eskiden her şehirde böyle insanlar vardı. Herkesin tanıdığı, herkesin selam verdiği, bulunduğu yere farkında olmadan renk katan insanlar… Onlar ne bir makam sahibiydi ne de isimleri tarihe geçecekti. Ama şehirlerin gerçek hafızasını onlar oluşturuyordu.
Bugün yeni binalar yapıyoruz.
Yeni yollar açıyoruz.
Yeni mahalleler kuruyoruz.
Fakat bir şehrin hafızasını yeniden inşa etmek mümkün olmuyor.
Çünkü şehirleri ayakta tutan beton değil, insan hikâyeleridir.
Ve o hikâyelerden biri sona erdiğinde, şehir biraz daha sessizleşiyor.
Bugün Malatya biraz daha sessiz.
Bu şehir onu "Deli Hüseyin" olarak tanıdı.
Ben ise onu hep Tatlı Hüseyin olarak hatırlayacağım.
Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun.

