Makale

Bir Türkünün Peşinden Ruhi Su’nun Çocukluğuna

Bazı sesler yalnızca duyulmaz; insanın içinde bir yere dokunur. Ruhi Su’nun sesi de böyleydi. Onu dinlerken yalnızca türküleri değil, o sesin arkasında çocukluğunu yaşamadan büyümüş bir insanın hayatını da duymak mümkün.

Osman Örs
Yayın:
Yazı Boyutu

Geçenlerde Ruhi Su’dan Şu Kanlı Zalimin Ettiği İşler türküsünü dinlerken bir yerde takılıp kaldım.

Türkü bitti.

Ama ses bitmedi.

Bir süre öylece kaldım. Çünkü o seste yalnızca Pir Sultan Abdal’ın sözleri, yalnızca yüzyıllar öncesinden gelen bir deyişin acısı yoktu. Daha derinde, insanın içine ağır ağır çöken başka bir şey vardı.

Bir hayatın yükü.

Sonra düşündüm:

Bazı sesler güzel oldukları için değil, bir hayatın bütün yükünü taşıdıkları için insanı durdurur.

Ruhi Su’nun sesi de böyle bir sesti.

Güçlüydü, derindi, kendine özgüydü. Fakat onu asıl unutulmaz yapan sesinin teknik gücü değildi. O sesin gerisinde, çocukluğunu yaşamadan büyümüş bir insanın hikâyesi vardı.

Bir çocuğun başladığı yerde bir boşluk vardı

Ruhi Su’nun hikâyesi Birinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde, Van’da başlar.

Daha hayatın ne olduğunu anlayacak yaşta bile değildir. Savaş, onun dünyasından anne ve babasını alır. Kendisini yıllar sonra, Birinci Dünya Savaşı’nın ortada bıraktığı çocuklardan biri olarak anlatacaktır.

Bazı çocuklar hayata bir evin kapısından girer.

Bir anne sesiyle.

Bir baba eliyle.

Bir sofranın etrafında.

Ruhi Su’nun hayatının başlangıcında ise bunların yerine büyük bir boşluk vardır.

Anne yüzü yoktur.

Baba sesi yoktur.

Aile sofrası yoktur.

Gece korktuğunda sığınabileceği güvenli bir dünya yoktur.

Daha çocukluğunun başında, insanın ömrü boyunca taşıyabileceği o ağır soru belirir:

Ben kimim?

Küçük yaşta Van’dan Adana’ya getirilir. Çocuksuz ve yoksul bir ailenin yanına verilir. Onları amcası ve yengesi olarak bilir.

Bir çocuğa “bunlar senin ailen” dendiğinde başka ne yapabilir?

İnanır.

Sığınır.

Alışmaya çalışır.

Fakat o evde de çocukluk onu beklemiyordur.

Keçiler vardır.

İnekler vardır.

Tavuklar vardır.

Tarlalar vardır.

Çalışmak vardır.

Çobanlık vardır.

Çocuk dediğimiz varlık oyunla büyür. Onun çocukluğunda ise oyunun yerini görev, güvenin yerini korku, sevginin yerini belirsizlik alır.

Elinde bir testi, Torosların ortasında

Altı yaşındayken Adana işgal edilir. İnsanlar Toroslara doğru kaçmaya başlar. Tarihe “Kaç-Kaç” yılları olarak geçen o büyük göçün içinde küçük Ruhi de vardır.

Bir gün eline bir testi verilir.

“Git, su getir.”

Küçücük elleriyle testiyi alır.

Suyu bulur.

Doldurur.

Ve geri döner.

Ama döndüğünde kimse yoktur.

Ne amcası vardır ne yengesi ne de birlikte kaçtıkları kafile.

Bir çocuğu düşünün.

Elinde bir testi su.

Etrafında Toroslar.

Karşısında kocaman bir sessizlik.

Kime sesleneceğini bilmiyor.

Nereye gideceğini bilmiyor.

Kendisini bekleyen birinin olup olmadığını bile bilmiyor.

Belki Ruhi Su’nun sesindeki derinliğin ilk yankısı tam da burada aranmalı.

Dağların arasında.

Terk edilmişliğin içinde.

Bir çocuğun dünyaya ilk kez güvenemediği o anda.

Çünkü bir çocuğun dünyası, yanında yürüyen birkaç insandan ibarettir. O insanlar yoksa dünya da bir anda anlamını kaybeder.

Ruhi Su’nun hayatında terk edilme duygusu böylece yalnızca bir hatıra olarak kalmaz. Yıllar boyunca onunla birlikte yürür.

Oyunu ilk kez öğrenen çocuk

Adana’ya döndüğünde yoksulluğun yanına şiddet de eklenir.

Yengesi tarafından dövülür. Bir gün gördüğü şiddet öyle bir noktaya ulaşır ki ağaca bağlanarak kamçıyla dövülür.

Bir çocuk...

Kaçamıyor.

Kendisini koruyamıyor.

Sadece dayanıyor.

Sonra hayatına bir kadın eli değiyor.

Mahalleden Hüseyin’in annesi, onun gördüğü kötü muameleyi fark ediyor ve küçük Ruhi’yi alarak Darüleytam’a, yani öksüzler yurduna götürüyor.

İnsan hayatında bazen küçücük bir iyilik, bütün geleceğin yönünü değiştirebilir.

Darüleytam da Ruhi Su için böyle bir dönüm noktası oluyor.

Yıkanıyor.

Temiz elbiseler giydiriliyor.

Sonra bahçeye çıkıyor.

Ve orada çocukları görüyor.

Oynuyorlar.

Koşuyorlar.

Gülüyorlar.

Ruhi Su yıllar sonra o günü anlatırken insanın içini burkan bir cümle kuruyor:

“Oyun denen bir şeyin var olduğunu o zaman öğrendim.”

Bir insanın çocukluğunu anlatmak için bundan daha ağır bir cümleye ihtiyaç var mı?

Yaklaşık on yaşındaki bir çocuk, oyunun ne olduğunu ilk kez öğreniyor.

Çocukluğun olması gereken yerde yokluk var.

Ama tam o noktada başka bir şey beliriyor:

Müzik.

Testiden kemana

Sesini fark ediyorlar.

Türküler söylüyor.

Marşlar söylüyor.

Sonra yurda bir keman geliyor.

Ruhi Su kemanı eline alıyor.

Bir zamanlar Torosların ortasında elinde testiyle kaybolan çocuk, şimdi elinde kemanla başka bir dünyanın kapısını aralıyor.

Ankara geliyor.

Müzik Öğretmen Okulu geliyor.

Konservatuvar geliyor.

Opera geliyor.

Devlet Opera ve Balesi sahnesi geliyor.

Hayat, çocukluğunu elinden aldığı o insanı yıllar sonra büyük bir sese dönüştürüyor.

Fakat insan nereye giderse gitsin, çocukluğunu yanında taşır.

Ruhi Su da taşıyor.

Belki bu yüzden türkülere dönüşü yalnızca bir sanat tercihi değildi.

Türkülerde kendi hayatının dilini buldu.

Yoksulluğun.

Gurbetin.

Haksızlığın.

Kimsesizliğin.

Ayrılığın.

Ve direnmenin dilini...

Türkü onun için yalnızca söylenen bir ezgi değildi.

Bir hatırlama biçimiydi.

Belki de hayatta kalma biçimiydi.

Duvarların arkasında kalan ses

Sonra hayatının başka bir karanlık dönemi başladı.

1952’de tutuklandı.

Sansaryan Han’ın karanlığı, tabutluklar, işkence ve hapishane yılları geldi.

Eşi Sıdıka Umut da tutukluydu.

Aynı binadaydılar.

Ama birbirlerini göremiyorlardı.

İnsan bazen sevdiğinden kilometrelerce uzakta değildir.

Bir duvarın hemen arkasındadır.

Sesini duyabileceği kadar yakın, yüzünü göremeyeceği kadar uzaktadır.

İşte Mahsus Mahal böyle bir karanlığın içinden yükselir.

Duvarların arasından sızan bir ses gibi...

Sevdiğine ulaşamayan bir insanın elinde kalan son imkân gibi...

Ruhi Su’nun çocukluğundaki yalnızlıkla hapishanedeki yalnızlık, yıllar sonra aynı seste buluşur.

Bu nedenle onun sesinde yalnızca bir sanatçının yorumunu değil, hayat boyunca susmaya zorlanmış bir insanın direncini de duyarız.

Bir insanın sesine sığan hayat

Ruhi Su’yu dinlemek bu yüzden yalnızca güçlü bir bas-bariton sesi dinlemek değildir.

O sesin içinde bir çocuk vardır.

Annesini ve babasını tanımadan büyümüş bir çocuk.

Toroslarda elinde testiyle kalmış bir çocuk.

Oyunu geç öğrenmiş bir çocuk.

Ağaca bağlanmış bir çocuk.

Korkmuş bir çocuk.

Susmuş bir çocuk.

Ama sonunda sesini kaybetmemiş bir çocuk.

Belki Şu Kanlı Zalimin Ettiği İşler türküsü beni bu yüzden durdurdu.

Çünkü Ruhi Su o türküyü yalnızca yorumlamıyor gibiydi.

Sanki onu kendi hayatının içinden geçirerek söylüyordu.

Pir Sultan’ın sözleriyle kendi çocukluğunun, kendi mahpusluğunun, kendi yalnızlığının arasında görünmez bir köprü kuruyordu.

Ve insan o sesi dinlerken bir noktadan sonra türküyü değil, hayatı dinlemeye başlıyor.

Hayat çok şey aldı, ama sesini alamadı

Ruhi Su’dan çok şey aldı hayat.

Çocukluğunu aldı.

Ailesini aldı.

Özgürlüğünü aldı.

Sağlığını aldı.

Mesleğini bile elinden aldı.

Ama bir şeyi alamadı:

Sesini.

O da o sesi yalnızca kendisi için kullanmadı.

Pir Sultan’a verdi.

Yunus Emre’ye verdi.

Köroğlu’na verdi.

Karacaoğlan’a verdi.

Nâzım Hikmet’e verdi.

Ve Anadolu’nun adı çoğu zaman duyulmayan insanlarına verdi.

Belki Ruhi Su’nun asıl büyüklüğü burada yatıyor.

Acısını yalnızca kişisel bir yara olarak taşımadı.

Onu türkülerin içine bıraktı.

Kendi hayatındaki acıyı, başkalarının acısını duyurabilecek bir sese dönüştürdü.

Bu yüzden Ruhi Su’nun sesi bugün hâlâ eskimiyor.

Çünkü özlem eskimiyor.

Yoksulluk eskimiyor.

Ayrılık eskimiyor.

Haksızlık eskimiyor.

Özgürlük isteği eskimiyor.

Ve insanın anlaşılma ihtiyacı eskimiyor.

Peki bugün kimin sesini duyuyoruz?

Belki de Ruhi Su’yu bugün yeniden dinlememizin asıl nedeni burada.

Çünkü onun hikâyesi yalnızca geçmişte kalmış bir sanatçının hikâyesi değil.

Bugün de çocuklar savaşların, yoksulluğun, göçün ve korkunun ortasında büyüyor.

Bugün de bazı çocuklar oyun çağında çalışmak zorunda kalıyor.

Bugün de bazı insanlar seslerini duyurabilmek için yıllarca bekliyor.

Bugün de kimi insanların hikâyesi, kalabalığın gürültüsü içinde kaybolup gidiyor.

Ve belki hepimizin kendimize sorması gereken soru şu:

Biz bugün kimin sesini duymuyoruz?

Çünkü zaman değişiyor, şehirler değişiyor, teknoloji değişiyor. Fakat insanın temel yaraları aynı kalıyor.

Bir çocuğun korkusu değişmiyor.

Bir annenin evladına duyduğu kaygı değişmiyor.

Bir insanın adalet arayışı değişmiyor.

Bir mahpusun özgürlük özlemi değişmiyor.

Bir insanın “Beni görün, beni duyun” diye içinden geçirdiği o sessiz cümle değişmiyor.

Ruhi Su’nun hayatı bize belki de en çok bunu hatırlatıyor:

Bir toplum, en güçlülerin sesini ne kadar iyi duyduğuyla değil, en sessizlerin sesini ne kadar duyabildiğiyle ölçülür.

Bir çocuğun elinden oyunu almak yalnızca onun bugününü çalmaz; yarınını da eksiltir.

Bir insanı susturmak yalnızca onun sesini değil, toplumun hafızasını da yoksullaştırır.

Bu yüzden Ruhi Su’nun bıraktığı miras yalnızca türküler değildir.

Bir sorumluluktur.

Duyulmayanı duymak.

Görülmeyeni görmek.

Unutulanı hatırlamak.

Ve gerektiğinde, başkasının söyleyemediğini söyleyebilmek.

Belki bugün bir Ruhi Su’ya yeniden ihtiyacımız olduğunu düşünmek kolay.

Ama belki mesele yeni bir Ruhi Su aramak değildir.

Mesele, zaten aramızda olan sesleri duymayı öğrenmektir.

Çünkü bazı insanlar kendi hayatlarının acısını bir sese dönüştürür.

Bazıları ise o sesi duyup geçer.

Aradaki fark, bir toplumun vicdanıdır.

Ben o gün Şu Kanlı Zalimin Ettiği İşler türküsünü dinlerken yalnızca bir türkü dinlemedim.

Bir çocuğun hayatını dinledim.

Elinde testisiyle Toroslarda kaybolan o çocuğu…

Oyunu yıllar sonra öğrenen o çocuğu…

Kemanı eline alıp başka bir hayata yürüyen o çocuğu…

Ve sonunda bütün acılarına rağmen sesini kaybetmeyen o insanı…

Türkü bitti.

Ama ses bitmedi.

Belki bazı seslerin kaderi de budur.

Söylendikleri anda bitmezler.

Bir insanın içine yerleşir, oradan başka insanlara geçer ve yıllar sonra yeniden duyulur.

Ruhi Su’nun sesi de hâlâ orada.

Bize yalnızca türkü söylemiyor.

Bize, “Sesini kaybetme. Ve başkasının sesini de duymazdan gelme” diyor.

Belki bugün yapılabilecek en anlamlı şey de budur:

Bir türküyü sonuna kadar dinlemek.

Sonra etrafımıza bakmak.

Ve kendimize bir kez daha sormak:

“Şimdi kimin sesini duymamız gerekiyor?”

 

Bu haber hakkında ne düşünüyorsun?

Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.

Yorumlar anında yayınlanır. Hakaret ve spam içerikler otomatik olarak incelemeye alınır.

Osman Örs

Yazarın diğer yazıları

Makale

Harel Bağlantısı Açık, Boykot Tartışması Sessiz: Türk Nippon Neden Gündemde Değil?

Türk Nippon Sigorta'nın çoğunluk hisseleri 2008'de İsrail merkezli Harel Group'a geçti. Şirket bugün de Harel'in kontrolünde. Bazı boykot platformlarında yer alan bu bağlantı, neden diğer markalar kadar geniş bir kamuoyu tartışmasının konusu olmuyor?

Osman Örs

Makale

Köksüzleşme

Kök, utanç ve insanın önünde eğildiği yüzler üzerine bir deneme.

Osman Örs

Makale

MTSO'da Sadece Başkan Seçilmeyecek; Malatya'nın Ekonomik Rotası Belirlenecek

Bu seçim yalnızca bir başkan belirlemeyecek. Üyeler, sekiz yıllık bir yönetim anlayışını değerlendirecek ve Malatya iş dünyasının önümüzdeki yıllarda nasıl temsil edileceğine karar verecek. Sandıkta yarışacak olan sadece isimler değil; deneyim ve değişim arasında şekillenen iki farklı vizyon olacak.

Osman Örs

Makale

Matbaalar Sustu, Hüseyin de Gitti

Malatya'nın tanınmış simalarından "Deli Hüseyin"in vefatı, sadece bir insanın değil; yazılı basının, matbaaların ve eski şehir kültürünün sessizce aramızdan ayrılışını da hatırlattı.

Osman Örs

Makale

Mahalle Siyaseti, Güven Sömürüsü ve Türkiye'nin Ahlaki Çıkmazı

Bir toplumun ahlaki olgunluğu, karşı mahallenin hırsızına taş atma becerisiyle değil, kendi mahallesindeki suistimalciye aynı sertlikle hesap sorabilmesiyle ölçülür.

Osman Örs

Makale

264 Konut, Milyonluk Bağışlar ve Cevapsız Sorular: Ahbap Dosyasında Depremzedeler Neden Hâlâ Anahtar Bekliyor?

6 Şubat depremlerinin ardından Ahbap Derneği tarafından Malatya’nın Battalgazi ve Arapgir ilçelerinde depremzedeler için inşa edildiği belirtilen konutlar, teslim sürecindeki gecikme ve dernek hakkında yürütülen soruşturmayla yeniden gündemde. Basına yansıyan haberlerde Malatya’daki konutların bir bölümünün tamamlanma aşamasında olduğu, bazı projelerde ise teslimatın ruhsat, altyapı ve resmi…

Osman Örs