Söz konusu sanatçının yaptığı esprinin ne olduğunu, ne dediğini bilmediğim gibi, şikayete konu olan o kesiti de izlemedim. Açıkçası izlemek de istedim ancak tarzı, hitabeti ve konuşma biçimi beni doğrudan ittiği için tahammül etmekte zorlandım. Zaten öteden beri bu alanı meslek edinmiş, insanları bir salona toplayıp "ben espri yapmıyorum, milleti güldürüyorum" edasıyla iş yapan figürleri pek sevemedim; bu sahne üslubu hiçbir zaman benim tarzım olmadı.
Ancak burada asıl rahatsız edici olan, sanatçının üslubundan ziyade, muhalif kesimin o bildik, klasik tavrıdır. *"Vay efendim, mizah yaptı diye gözaltına alındı!"* çığlıklarıyla bir anda herkesin arkasında saf tutması, o kişiyi adeta yeni bir lider, yeni bir peygamber ilan etme histerisi gerçekten düşündürücüdür. Topluma adeta *"Bu hafta bunun arkasında saf tutun, buna tapın"* dayatması yapılıyor. AK Parti’nin yanlış politikaları, ülkeyi içine sürüklediği ekonomik çöküş ve yönetimsel krizler ortadayken; muhalefetin her krizi bir kahramanlık hikayesine dönüştürme gayreti, fikirsel anlamda ne kadar tıkandıklarının açık bir itirafıdır.
Bu yapay sahiplenme rüzgarı, beraberinde tehlikeli bir argümanı da kamusal alana dayatıyor: Mizahın tamamen sınırsız ve dokunulmaz olduğu yanılgısı. Hayatın ve hukukun her alanında olduğu gibi, mizahın da elbette bir sınırı vardır ve olmalıdır. "Mizah yapıyorum" kılıfı altında pornografik ya da pedofilik esprilerin serbestçe savrulduğu, her ahlaki değerin sınırsızca çiğnendiği bir ortam kabul edilemez. Bu noktada muhalif ezberlerin sığındığı *"Vay efendim dileyen izler, dileyen izlemez"* mantığı, toplumsal sorumluluk gerçeğiyle tamamen taban tabana zıttır.
Bizler bugün kamusal alana açık bir yazı, bir X (Twitter) postu ya da bir makale kaleme aldığımızda; bunun toplumu yönlendirme potansiyeli taşıdığını biliriz. Bu yüzden belli sorumlulukları, meslek etiğini ve ahlaki değerleri gözetmek zorunda kalırız. Üstelik bu sorumlulukların yasal ve cezai müeyyideleri, somut sınırları vardır. Bir yazar, bir gazeteci ya da herhangi bir vatandaş fikrini beyan ederken bu hukuki sınırlara tabi tutuluyorsa; söz konusu mizah olunca tüm kırmızı çizgilerin ortadan kalkmasına, komedyenlerin her türlü ahlaki ve hukuki sorumluluktan muaf tutulmasına neden müsamaha gösterilmesi isteniyor? Bir sahneye çıkıp mikrofonu eline alanın, toplumun ortak değerlerine ve hukuk kurallarına karşı dokunulmazlık ilan etmesi ne adildir ne de sağlıklıdır.
Bu kontrolsüz, sınırsız ve rasyonellikten uzak yüceltme refleksinin dünyada çok somut, çok taze ve acı bir örneği var: Ukrayna. O topraklarda da halk, benzer bir popülist dalgaya kapılarak bir stand-upçıyı, bir komedyeni ülkenin başına lider yaptı. Kuşkusuz o coğrafyadaki krizin arkasında çok boyutlu küresel ve jeopolitik etkenler var; ancak masada aklı başında, devlet terbiyesi almış, diplomasi bilen ve devlet ciddiyetine sahip bir figür olsaydı bu süreç çok daha az yıkımla yönetilebilirdi. Yaşanan felaket ertelenebilir ya da ülke bu küresel kapışmadan çok daha az hasarla sıyrılabilirdi. Bir komedyenin devlet yönetme tecrübesinden uzak vizyonsuzluğu, koca bir ülkeyi öngörülebilir bir felaketin ortasına sürükledi.
Dönüp kendi ülkemize baktığımızda, muhalefetin fikri kısırlığı artık gerçekten baydı. Yaklaşık 85 milyon nüfusa sahip, köklü bir devlet geleneği olan bu koca ülkede arkasından gidilecek, vizyon sahibi başka kimse mi kalmadı? Bir yanda diplomasız figürlerin, diğer yanda ise meslek etiğinden, toplumsal sınırlardan ve hukuktan azade yaşamak isteyen komedyenlerin arkasında saf tutmaya zorlanıyoruz. Toplumsal muhalefetin güçlü kadrolar ve aklı başında çözümler üretmek yerine; her rüzgarda sınır tanımayan yeni bir "kurtarıcı" ikon yaratma çabası, ülkenin entelektüel çoraklığının en net ve en üzücü göstergesidir.


