Makale

Mahalle Siyaseti, Güven Sömürüsü ve Türkiye'nin Ahlaki Çıkmazı

Bir toplumun ahlaki olgunluğu, karşı mahallenin hırsızına taş atma becerisiyle değil, kendi mahallesindeki suistimalciye aynı sertlikle hesap sorabilmesiyle ölçülür.

Osman Örs
Yayın:
Yazı Boyutu

Depremler, seller, yangınlar, savaşlar ve kitlesel yıkım anları yalnızca fiziksel altyapıyı değil, toplumların ahlaki ve kurumsal dayanıklılığını da test eder. Böyle anlarda yardımlaşma, sıradan bir insani refleks olmanın ötesine geçerek toplumsal sözleşmenin görünür hale geldiği bir güven pratiğine dönüşür. İnsanlar, çoğu zaman hiç tanımadıkları kişilerin acısını azaltmak için maddi kaynaklarını, zamanlarını, emeğini ve duygusal enerjisini seferber eder. Bu nedenle afet yardımı, sadece lojistik bir faaliyet değil; toplumun ortak vicdanını, karşılıklılık duygusunu ve kurumsal güven kapasitesini taşıyan en hassas kamusal alandır.

Fakat Türkiye’de sivil toplum, afet yönetimi ve yardım kampanyaları etrafında yaşanan tartışmalar, bu alanın giderek bir güven üretme zemini olmaktan çıkıp ideolojik aidiyetlerin, mahalle reflekslerinin ve lider kültlerinin sınandığı bir çatışma sahasına dönüştüğünü gösteriyor. Kamuoyunun ilk sorusu çoğu zaman “Toplanan kaynaklar nerede, nasıl, hangi denetim mekanizmasıyla harcandı?” olmuyor; bunun yerine “Bu kurum hangi mahallenin?”, “Bu figür kimin sembolü?”, “Bu skandal hangi ideolojik bloğun hanesine yazılacak?” soruları öne çıkıyor. Oysa güven sömürüsünün, yolsuzluğun, nitelikli dolandırıcılığın, kurumsal ihmalkârlığın ve ahlaki çürümenin sağı ya da solu yoktur.

Bu tartışmayı yalnızca tekil skandalların ahlaki muhasebesi olarak okumak yetersizdir. Mesele, daha derinde, Türkiye’de siyasal kimliklerin kurumsal denetimin önüne geçmesiyle ilgilidir. Güven, modern toplumlarda yalnızca bireysel iyi niyetle sürdürülemez; şeffaflık, hesap verebilirlik, bağımsız denetim ve hukuki yaptırım gibi kurumsal mekanizmalarla korunur. Bir kurumun “bizden” olması, onu denetimden muaf kılmaz; aksine toplumsal meşruiyeti yüksek olan kurumlar daha ağır bir kamusal sorumluluk taşır. Burada kültürel hegemonya kavramı açıklayıcıdır. Hegemonya yalnızca kaba güçle değil, rıza üretimiyle işler. İnsanlar çoğu zaman kendilerine dayatılan anlam dünyasını zorla değil; doğal, ahlaki ve kaçınılmaz gördükleri için benimserler. Türkiye’de muhafazakâr blok uzun süre dinî semboller, mağduriyet hafızası ve dava söylemi üzerinden rıza üretirken; seküler blok da medya, kültür endüstrisi, sanat çevreleri, dijital ağlar ve kentli orta sınıf duyarlılıkları üzerinden kendi rıza rejimini inşa etmiştir. Bu iki rıza rejimi birbirine düşman görünse de yapısal olarak benzer bir mekanizmayı paylaşır: “Bizim figürümüz sorgulanamaz; sorgulayan karşı mahallenin aparatıdır.”

Toplumsal algıyı esir alan bu kör dövüşünün ilk büyük kırılması, din tandanslı siyasi iktidarın ve ona sırtını dayayan muhafazakâr/İslami yapıların döneminde yaşandı. Toplumun adalet ve güven duygusuna vurulan en ağır darbelerden biri, dinî hassasiyetler üzerinden toplanan bağışların kötüye kullanıldığı iddialarıyla hafızalara kazınan Deniz Feneri davasıydı. Burada asıl yıkıcı olan yalnızca maddi kaynakların akıbeti değil, yoksulluğun, merhametin ve inancın bir güven istismarı aracına dönüştürülmesiydi.

Ardından çürüme dalga dalga yayıldı. Kaçak veya denetimsiz yapılarda çocukların ve öğrencilerin hayatını kaybettiği olaylarda, dinî referanslı vakıf ve derneklerin çatısı altında yaşanan istismar iddialarında ve siyasi sorumluluk makamlarının bu olayları küçülten, perdeleyen ya da normalleştiren açıklamalarında, adalet mekanizması çoğu kez kurumsal aidiyet duvarına çarptı. İslami referanslı kesimlerin, ahlak ve din adına en güçlü itirazı yükseltmesi gerekirken, haklı eleştirileri “dine saldırı” veya “iktidara operasyon” olarak kodlaması tarihsel bir ahlaki kırılmadır.

Daha da vahimi, adı rüşvete, usulsüzlüğe veya yolsuzluğa karışmış bazı siyasal aktörlerin bağımsız yargı önüne çıkarılması yerine farklı makamlarla, diplomatik görevlerle veya ayrıcalıklı pozisyonlarla taltif edilmesi, kamusal ahlakın altını oyan bir ödüllendirme rejimi yarattı. Sıradan yurttaş en küçük kamu kadrosu için mülakat, güvenlik soruşturması ve liyakat söylemiyle elenirken; iktidara yakın vakıf, dernek, cemaat ve tarikat ağlarının denetimden muaf tutulması, hukuk devleti fikrini aşındırdı.

Elbette seküler kesimin bu skandalları zaman zaman inancın kendisine saldırmak için araçsallaştırması ayrıca eleştirilebilir. Fakat bu durum, muhafazakâr mahallenin kendi içindeki hırsıza, istismarcıya, suistimalciye veya yolsuz siyasal aktöre sahip çıkmasını asla meşrulaştırmaz. İlk büyük yanılgı burada kurumsallaştı: “Bizim mahallenin hırsızı, karşı mahallenin saldırısına karşı korunmalıdır.” Bu cümle, Türkiye’de kabile hukukunun en çıplak özetidir.

Muhafazakâr mahallenin düştüğü bu kurumsal tuzak, zaman içerisinde kaçınılmaz olarak seküler mahallede de karşılık buldu. Geçmişi, ilişkileri, finansal şeffaflığı veya örgütsel işleyişi tartışmalı olan figürlerin “iyilik”, “umut”, “değişim” ya da “direniş” sembolü olarak kutsallaştırılması, seküler blokta da benzer bir ahlaki körlüğün gelişebildiğini gösterdi. Bir toplumda herhangi bir figür, ne kadar popüler olursa olsun, kamu vicdanı adına denetimden muaf tutulamaz.

Yine de burada önemli bir sosyolojik fark vardır: Seküler mahalle, kendi içinden çıkan suistimal iddialarına karşı en azından belirli ölçüde kolektif bir sorgulama refleksi gösterebilmektedir. İnsanlar “yanlış yapıldı” diyebilmekte, desteğini çekebilmekte, popüler figürü eleştirebilmekte ve bağış pratiklerinin denetlenmesini talep edebilmektedir. Bu fark önemlidir; çünkü bir mahallenin ahlaki kapasitesi, yalnızca karşı tarafı suçlama gücüyle değil, kendi sembollerini sorgulama cesaretiyle ölçülür.

Ancak bu fark, seküler mahallenin kendi içindeki kör noktaları görmezden gelmek için yeterli değildir; çünkü madalyonun seküler mahalle adına en vahim yüzü tam da bu kurtarıcı figür üretme eğiliminde ortaya çıkar. Muhalif ve seküler blok, uzun yıllar iktidar seçmenini “makarnacı”, “biatçı”, “cahil”, “lider tapıcı” veya “rasyonel düşünemeyen kitle” olarak kodladı. Bu kodlama yalnızca kibirli bir sınıfsal dil üretmekle kalmadı; aynı zamanda muhaliflerin kendi içindeki biat biçimlerini görünmez kıldı. Oysa seküler kesimin kendi yarattığı kahramanlara karşı geliştirdiği sorgusuz sadakat, suçladığı muhafazakâr lider fetişizminin simetrik bir versiyonudur.


Bu seküler biat, klasik anlamda dini bir teslimiyet değil; kültürel prestij, medya görünürlüğü, sosyal çevre baskısı ve ahlaki üstünlük iddiası üzerinden işler. İktidar bloğunda sadakat çoğu zaman dava, din, lider ve devlet söylemiyle kurulurken; seküler blokta sadakat “umut”, “değişim”, “aydınlık gelecek”, “modernlik” ve “karanlığa karşı direniş” sembolleriyle üretilir. Farklı kavramlarla konuşsalar da iki mekanizma aynı soruyu bastırır: “Bu figür gerçekten hesap verebilir mi?”

Seküler kesim; medya, sanat, kültür endüstrisi, dijital mecralar ve kentli kanaat önderleri üzerinden güçlü bir sembolik sermaye üretir. Muhafazakâr kesimden kolay kolay çıkmayan bu yoğun PR gücü ve sembolik sermaye, kimi zaman haklı bir muhalefet enerjisi yaratırken kimi zaman da sorgulamayı bastıran bir toplumsal hizalama aracına dönüşür. Dün Kemal Kılıçdaroğlu’nun liderliği, stratejik hataları ve koltuk ısrarı eleştirilemez hale getirildiğinde kurulan kutsal kalkan; bugün farklı siyasi aktörler, belediye başkanları, yardım organizasyonlarının popüler yüzleri veya kültürel ikonlar için yeniden kurulabilmektedir.

Buradaki trajik ikiyüzlülük şudur: Seküler mahallenin işaret ettiği figür sorgulandığında, eleştiren kişi çoğu zaman “iktidara çalışmakla”, “hainlikle”, “kripto aparatlıkla” veya “muhalefeti bölmekle” suçlanır. Böylece eleştirinin meşruiyeti, argümanın içeriğine göre değil, eleştiriyi yapan kişinin hangi mahalleye ait görüldüğüne göre belirlenir. Bu durum, rasyonel kamusal tartışmayı imkânsızlaştırır ve muhalif alanı kendi içinde küçük bir hegemonik düzene dönüştürür.

Bu karşılıklı hegemonya ve baskı iklimi, sağlıklı bir denetim kültürünü tamamen imkânsız kılar. Seküler mahallenin içinden bazı sesler “Burada bir yanlış var, kendi idolümüzü de sorgulamalıyız” dediğinde, bu rasyonel tavır çoğu zaman muhafazakâr mahallenin rövanşist beklentisine çarpar. Dindar-muhafazakâr kesimin bir bölümü, bu özeleştiriyi adaletin başlangıcı olarak değil, yıllardır biriktirdiği öfkenin boşaltılacağı yeni bir mahkeme sahnesi olarak görmek ister.

Bu noktada soru şudur: Karşı mahalle kendi içindeki suistimalciyi, idolünü veya yanlışını eleştirdiğinde daha ne yapmalıdır? Onu kamusal alanda diri diri çarmıha mı germelidir? Bir taraf kendi içindeki yanlışı görüp ses yükselttiğinde bile diğer tarafın intikam arzusu tatmin olmuyorsa, mesele artık adalet değil, sembolik linç arzusudur.

Bu psikoloji, eleştiriyi ahlaki bir düzeltme mekanizması olmaktan çıkarır; mahalleler arası skor tabelasına dönüştürür. Böyle bir ortamda “Kim daha çok çaldı?”, “Kim daha çok sustu?”, “Kim daha fazla rezil oldu?” soruları, “Hangi kurum nasıl denetlenecek?”, “Bağışçı hangi bilgiye erişecek?”, “Hukuki sorumluluk nasıl işletilecek?” sorularının önüne geçer. Sonuçta hırsızlar, istismarcılar ve fırsatçılar ideolojik kavganın gürültüsü içinde görünmez hale gelir.

İnsanlar kurumların işleyişini, bilançolarını, denetim raporlarını, hukuki süreçlerini ve yönetim yapısını değil de yalnızca logolarını, liderlerini ve ideolojik aidiyetlerini savunmaya başladığında denetim mekanizmaları felç olur. Bir toplumun ahlaki olgunluğu, karşı mahallenin hırsızına taş atma becerisiyle değil, kendi mahallesindeki suistimalciye aynı sertlikle hesap sorabilmesiyle ölçülür.

Gerçek ahlak ve entelektüel namus, “bizim hırsızımız stratejik olarak korunmalı” cümlesini reddetmekle başlar. Sağcı kendi yolsuzunu “dava zarar görmesin” diye koruyorsa, solcu kendi usulsüzlüğünü “ama karşı taraf daha çok çaldı” diyerek rasyonalize ediyorsa, dindar kendi istismarcısını “dine saldırıyorlar” diye perdeleyip seküler kendi idolünü “iktidara yarar” korkusuyla denetimden kaçırıyorsa, ortada hukuk değil mahalle mafyası vardır.

Bu nedenle Türkiye’nin temel meselesi yalnızca yolsuzluk değildir; yolsuzluğun sosyolojik meşrulaştırılma biçimidir. Hırsızlığın kendisi kadar, hırsızı korumak için üretilen ideolojik dil de yıkıcıdır. Çünkü bu dil, toplumsal vicdanı parçalar, mağduru görünmez kılar, bağışçıyı kuşkuya iter ve kamusal güveni çürütür.

Bu kısır döngüden çıkış, herhangi bir mahallenin ahlaki üstünlüğünü ilan etmekle değil, kurumların kişilere ve ideolojik aidiyetlere karşı güçlendirilmesiyle mümkündür. Yardım kuruluşları, dernekler, vakıflar, belediyeler ve kamu kurumları için asgari ölçütler açık olmalıdır: bağımsız denetim, düzenli finansal raporlama, bağış kalemlerinin izlenebilirliği, yönetim kurulu şeffaflığı, çıkar çatışması beyanı, faaliyet raporlarının erişilebilirliği ve hukuki yaptırımların ayrım gözetmeden uygulanması.

Afet ve yardım alanında güvenin yeniden inşası için bağışçının yalnızca “iyi niyet”e değil, doğrulanabilir bilgiye erişmesi gerekir. Hangi kampanyada ne kadar kaynak toplandı? Bu kaynak hangi tarihlerde, hangi kalemlere, hangi tedarikçiler üzerinden harcandı? Bağımsız denetçi raporu var mı? Yönetimde bulunan kişilerin kurumla ticari ilişkisi bulunuyor mu? Yardım ulaştırma süreçleri ölçülebiliyor mu? Bu sorular ideolojik saldırı değil, kamusal güvenin zorunlu sorularıdır.

Aynı şekilde siyasal aktörlerin de yardım alanını propaganda, imaj yönetimi ve kitle konsolidasyonu için araçsallaştırması engellenmelidir. İyilik, profesyonel halkla ilişkiler kampanyalarının, popüler kültür ikonlarının veya dini/seküler kutsalların arkasına saklanan bir gösteri tiyatrosuna dönüştüğünde özünü kaybeder. Yardımın ahlaki değeri, görünürlükten değil, hesap verebilirlikten doğar.

Yardım kuruluşlarının, derneklerin, vakıfların ve devlet kurumlarının en büyük sermayesi para değil, toplumun onlara duyduğu güvendir. Bu güven, popülerlik kampanyalarıyla, dini sembollerle, seküler kahraman anlatılarıyla veya mahalle dayanışmasıyla kalıcı biçimde korunamaz. Güvenin tek gerçek zemini şeffaflık, hesap verebilirlik ve hukukun herkese eşit uygulanmasıdır.

Bu nedenle adı yolsuzluğa karışıp üst düzey görevlere getirilen bir bakan da, dini duyguları istismar eden bir vakıf da, popüler kültürün kutsallaştırdığı bir dernek veya seküler figür de aynı şeffaflık terazisinde tartılmalıdır. Adalet, yalnızca karşı mahallenin suçlusuna uygulandığında adalet değildir; gücü elinde bulundurana, kendi mahallesinin sevilen figürüne ve muhalefetin yarattığı yeni hegemonik sembollere de aynı ölçüde uygulanabildiğinde adalettir.

Unutulmamalıdır: İyiliğin de acının da sağı veya solu olmaz. Fakat bir toplumun saf niyetini, inancını, merhametini veya değişim umudunu kendi ikbali için sömüren organize ahlaksızlığın faili kim olursa olsun, aynı kararlılıkla teşhir edilmeli ve hukuk önünde hesap vermelidir. Aksi takdirde bir sonraki felakette yalnızca binalar değil, toplumun güven duygusu da enkaz altında kalacaktır.

 

Bu haber hakkında ne düşünüyorsun?

Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.

Yorumlar anında yayınlanır. Hakaret ve spam içerikler otomatik olarak incelemeye alınır.

Osman Örs

Yazarın diğer yazıları

Makale

Harel Bağlantısı Açık, Boykot Tartışması Sessiz: Türk Nippon Neden Gündemde Değil?

Türk Nippon Sigorta'nın çoğunluk hisseleri 2008'de İsrail merkezli Harel Group'a geçti. Şirket bugün de Harel'in kontrolünde. Bazı boykot platformlarında yer alan bu bağlantı, neden diğer markalar kadar geniş bir kamuoyu tartışmasının konusu olmuyor?

Osman Örs

Makale

Köksüzleşme

Kök, utanç ve insanın önünde eğildiği yüzler üzerine bir deneme.

Osman Örs

Makale

Bir Türkünün Peşinden Ruhi Su’nun Çocukluğuna

Bazı sesler yalnızca duyulmaz; insanın içinde bir yere dokunur. Ruhi Su’nun sesi de böyleydi. Onu dinlerken yalnızca türküleri değil, o sesin arkasında çocukluğunu yaşamadan büyümüş bir insanın hayatını da duymak mümkün.

Osman Örs

Makale

MTSO'da Sadece Başkan Seçilmeyecek; Malatya'nın Ekonomik Rotası Belirlenecek

Bu seçim yalnızca bir başkan belirlemeyecek. Üyeler, sekiz yıllık bir yönetim anlayışını değerlendirecek ve Malatya iş dünyasının önümüzdeki yıllarda nasıl temsil edileceğine karar verecek. Sandıkta yarışacak olan sadece isimler değil; deneyim ve değişim arasında şekillenen iki farklı vizyon olacak.

Osman Örs

Makale

Matbaalar Sustu, Hüseyin de Gitti

Malatya'nın tanınmış simalarından "Deli Hüseyin"in vefatı, sadece bir insanın değil; yazılı basının, matbaaların ve eski şehir kültürünün sessizce aramızdan ayrılışını da hatırlattı.

Osman Örs

Makale

264 Konut, Milyonluk Bağışlar ve Cevapsız Sorular: Ahbap Dosyasında Depremzedeler Neden Hâlâ Anahtar Bekliyor?

6 Şubat depremlerinin ardından Ahbap Derneği tarafından Malatya’nın Battalgazi ve Arapgir ilçelerinde depremzedeler için inşa edildiği belirtilen konutlar, teslim sürecindeki gecikme ve dernek hakkında yürütülen soruşturmayla yeniden gündemde. Basına yansıyan haberlerde Malatya’daki konutların bir bölümünün tamamlanma aşamasında olduğu, bazı projelerde ise teslimatın ruhsat, altyapı ve resmi…

Osman Örs