Vergi, modern devletin en temel gelir kaynaklarından biridir. Eğitimden sağlığa, güvenlikten adalete, altyapı yatırımlarından sosyal yardımlara kadar kamu hizmetlerinin sürdürülebilmesi büyük ölçüde vergi gelirlerine bağlıdır. Bu nedenle devletin kamu alacağını zamanında ve eksiksiz tahsil etmesi mali disiplin açısından vazgeçilmezdir. Ancak güçlü bir mali sistem yalnızca vergi koyabilen değil, koyduğu vergiyi vatandaşını ekonomik olarak sistemin dışına itmeden tahsil edebilen bir yapıyı da gerektirir.
Son dönemde vergi borçlarının 72 aya kadar taksitlendirilebileceğine ilişkin düzenleme kamuoyunda önemli bir beklenti oluşturdu. Özellikle ekonomik sıkıntı yaşayan mükellefler, bu düzenlemeyi borçlarını altı yıla yayılan makul taksitlerle ödeyebilme imkânı olarak değerlendirdi. Ancak uygulamada birçok kişinin beklediği uzun vadeli ödeme planına ulaşamadığı yönündeki değerlendirmeler dikkat çekmektedir.
Elbette hukuki açıdan bakıldığında mevzuatın 72 ayı herkese otomatik olarak tanıyan bir hak değil, belirli şartların oluşması hâlinde uygulanabilecek azami süre olarak düzenlediği bilinmektedir. Hukuken bunda bir sakınca bulunmayabilir. Ancak kamu yönetimi yalnızca kanun hükümlerini uygulayan bir mekanizma değildir; aynı zamanda vatandaşta oluşan beklentiyi doğru yönetmek ve kamu yararını en üst düzeyde gerçekleştirmekle de yükümlüdür.
Bugün Türkiye'nin içinde bulunduğu ekonomik tablo herkesin malumudur. Uzun süredir devam eden yüksek enflasyon, artan üretim maliyetleri, finansmana erişimde yaşanan güçlükler, yüksek kredi faizleri, daralan iç piyasa ve özellikle deprem bölgelerinde yaşanan ekonomik kayıplar, binlerce işletmeyi ciddi bir nakit sıkışıklığıyla karşı karşıya bırakmıştır. Böyle bir ortamda vergi borcu bulunan herkesi "vergisini ödemek istemeyen kişiler" olarak değerlendirmek ne ekonomik gerçeklerle ne de sosyal hayatın dinamikleriyle bağdaşmaktadır.
Aslında vergi dairesine giderek taksitlendirme talebinde bulunan bir vatandaş devlete son derece açık bir mesaj vermektedir:
"Borçluyum, borcumu kabul ediyorum ve ödemek istiyorum. Ancak bunu mevcut ekonomik şartlarda tek seferde ya da kısa vadede gerçekleştiremiyorum."
Kamu yönetiminin bu iradeyi doğru okuyabilmesi gerekir. Çünkü borcundan kaçmaya çalışan kişi ile borcunu ödemek için devlete başvuran mükellef aynı değerlendirmeye tabi tutulmamalıdır. Vergi sisteminin temel amacı yalnızca yaptırım uygulamak değil, kamu alacağının tahsil edilmesini sağlamaktır.
Nitekim kamu maliyesinin temel ilkeleri de bunu göstermektedir. Modern vergi idarelerinin başarısı yalnızca ne kadar vergi tarh ettikleriyle değil, bu vergilerin ne kadarını sürdürülebilir şekilde tahsil edebildikleriyle ölçülmektedir. Tahsil edilemeyen vergi, kamu bütçesine katkı sağlayamadığı gibi idari maliyetleri de artırmaktadır. Uzayan icra süreçleri, haciz işlemleri, dava giderleri ve yıllarca sonuçlandırılamayan dosyalar hem kamu kaynaklarının verimsiz kullanılmasına hem de vatandaşın ekonomik hayattan uzaklaşmasına neden olmaktadır.
Ekonomi literatüründe "vergi uyumu" olarak ifade edilen kavram da tam olarak bu noktaya işaret eder. Vatandaş, ödeyebileceğine inandığı borçlara karşı daha yüksek uyum gösterirken, ödeyemeyeceğini düşündüğü borçlar zamanla psikolojik olarak ulaşılamaz hâle gelmektedir. Bu durumda mükellef ile devlet arasındaki ilişki gönüllü uyumdan çıkarak zorlayıcı yaptırımların hâkim olduğu bir sürece dönüşmektedir. Oysa gelişmiş vergi sistemlerinin temel hedefi, gönüllü uyumu artırmak ve tahsilatı mümkün olduğunca vatandaşın kendi iradesiyle gerçekleştirmektir.
Bugün tartışılan konu yalnızca faaliyetini sürdüren işletmeler değildir. Binlerce kişi yıllar önce iş yerini kapatmış, şirketini tasfiye etmiş veya ekonomik nedenlerle ticari faaliyetini tamamen sonlandırmıştır. Artık gelir üreten bir işletmesi bulunmayan bu insanlar geçmişten kalan vergi borçlarını ödemek istemektedir. Ancak düzenli ticari geliri olmayan, emekli maaşıyla ya da ücretli bir işte çalışarak hayatını sürdüren bir kişinin yüksek aylık taksitleri karşılaması çoğu zaman mümkün değildir.
Bu kişiler vergi affı talep etmiyor. Borçlarının silinmesini istemiyor. Aksine, "Devlete olan borcumu ödemek istiyorum; yeter ki ödeyebileceğim şartlar oluşturulsun." diyor. İşte tam da bu nedenle uzun vadeli ödeme planları önem kazanmaktadır. Aynı borcun 36 ya da 48 ay yerine 72 aya yayılması, aylık ödeme yükünü ciddi ölçüde azaltarak borcun fiilen ödenebilir hâle gelmesini sağlayabilmektedir.
Devlet açısından bakıldığında da bu yaklaşımın mali açıdan bir kayıp oluşturduğunu söylemek güçtür. Çünkü kamu maliyesi açısından esas başarı, teorik olarak yüksek taksitler belirlemek değil, kamu alacağını fiilen tahsil edebilmektir. Aylık ödeme gücünü aşan taksitler çoğu zaman birkaç ay sonra aksamakta, yapılandırmalar bozulmakta ve süreç yeniden haciz aşamasına dönmektedir. Sonuçta ne vatandaş borcundan kurtulabilmekte ne de devlet alacağını tahsil edebilmektedir.
Buna karşılık ödeme gücüne uygun şekilde hazırlanan uzun vadeli planlar, düşük aylık taksitlerle düzenli tahsilat imkânı sağlamaktadır. Ekonomik açıdan bakıldığında bu durum, hiç tahsil edilemeyen bir alacağın zaman içinde bütçeye düzenli gelir olarak dönmesi anlamına gelir. Maliye açısından önemli olan, dosyanın raflarda beklemesi değil, bütçeye nakit girişinin sağlanmasıdır.
Aynı değerlendirme faaliyetini sürdüren işletmeler açısından da geçerlidir. Bugün ayakta kalmaya çalışan her işletme yalnızca eski vergi borcunu ödeme potansiyeline sahip değildir; aynı zamanda üretmeye, istihdam sağlamaya, KDV, gelir veya kurumlar vergisi ödemeye ve çalışanlarının sosyal güvenlik primlerini yatırmaya devam etmektedir. Ekonomik hayatın içinde kalabilen her işletme geleceğin vergi mükellefidir. Buna karşılık kapanan her işletme yalnızca mevcut vergi borcunun tahsilini zorlaştırmaz; gelecekte doğacak vergi gelirlerinin de kaybedilmesine neden olur.
Bu nedenle ödeme kolaylığı sağlamak, yalnızca sosyal bir yaklaşım değil; aynı zamanda mali açıdan da rasyonel bir tercihtir. Devlet bazen alacağının vadesini uzatarak aslında tahsilat ihtimalini artırmaktadır. Kısa vadede daha yüksek taksit belirlemek her zaman daha fazla tahsilat anlamına gelmez. Aksine, ödeme gücü dikkate alınmadan hazırlanan planlar çoğu zaman başarısız olmaktadır.
Burada savunulan düşünce, herkese hiçbir değerlendirme yapılmaksızın otomatik olarak 72 ay taksit verilmesi değildir. Elbette kamu idaresi ödeme gücü yüksek olan mükellef ile gerçekten ekonomik sıkıntı yaşayan vatandaşı ayırt etmek zorundadır. Ancak bu değerlendirme yapılırken temel hedef, vatandaşı cezalandırmak değil, kamu alacağını en yüksek oranda tahsil edebilmek olmalıdır. Zira kamu alacağı tahsil edilemediği sürece ne bütçeye katkı sağlar ne de hukuk düzeni amacına ulaşmış olur.
Dünyanın birçok ülkesinde vergi idareleri, ödeme güçlüğü yaşayan mükellefler için gelir durumuna göre uzun vadeli ödeme planları uygulamakta, yapılandırmaları mükellefin gerçek ödeme kapasitesine göre şekillendirmektedir. Bunun temel nedeni açıktır: Tahsil edilemeyen vergi, en yüksek taksitle belirlenen vergi değil; vatandaşın gerçekten ödeyebildiği vergidir.
Belki de bugün sorulması gereken asıl soru şudur:
Devlet alacağını mümkün olan en kısa sürede mi tahsil etmeye çalışmalıdır, yoksa vatandaşını ekonomik hayatın içinde tutarak alacağını güvenli ve sürdürülebilir biçimde tahsil etmeyi mi tercih etmelidir?
Kanaatimce kamu maliyesi açısından doğru cevap ikinci seçenektir.
Çünkü ekonomik olarak nefes alabilen vatandaş üretmeye, kazanmaya ve vergi ödemeye devam eder. Ayakta kalan işletmeler istihdam oluşturur, yeni vergi doğurur ve ekonomiyi canlı tutar. Buna karşılık iflas eden işletmeler, üretimden çekilen esnaf ve borcunu ödeyemediği için sistemin dışına itilen mükellefler yalnızca bugünün değil, geleceğin de vergi gelirlerinin kaybedilmesi anlamına gelir.
Güçlü devlet yalnızca vergi koyan devlet değildir. Güçlü devlet; vatandaşının ekonomik şartlarını doğru okuyabilen, ödeme iradesini destekleyen, kamu alacağını gerçekçi yöntemlerle tahsil edebilen ve vatandaşını ekonomik hayattan koparmadan mali disiplini sağlayabilen devlettir. Vergi borcunu ödemek isteyen vatandaşın önünü açacak, ödeme gücünü esas alan uzun vadeli ve sürdürülebilir yapılandırmalar bir ayrıcalık değil; hem etkin kamu maliyesinin hem de sosyal devlet anlayışının doğal bir sonucudur. Devletin gerçek gücü, vatandaşını borcuyla birlikte yaşatabilmesinde; vatandaşın gerçek gücü ise borcunu ödeyebileceği bir sisteme güven duyabilmesinde saklıdır.

